Kayıtlar

Işığın Yolunu Açan Çatlaklar🕯️

 Bazı sözler vardır; insan onları okuduğunda değil, yaşadığında anlar. Mevlana'nın '' Yaralar ışığın girdiği yerdir.'' sözü de onlardan biridir. Bu söz çoğu zaman teselli gibi okunur. Oysa içinde sadece umudu değil, büyük bir hakikat de taşır.  Hayat, hepimizin kapısını farklı şekillerde çalar. Kimi bir ayrılıkla, kimi bir kayıpla, kimi de uzun süre taşıdığı bir hayal kırıklığıyla tanışır. İnsan en çok da hiç beklemediği yerden yara alır. Çünkü canımızı acıtan şeylerin çoğu,  bir zamanlar en çok güvendiğimiz şeylerdir. Yara dediğimiz şey yalnızca acı değildir aslında. Aynı zamanda bir açıklıktır. İçimize kadar uzanan bir çatlak... Ve bazen o çatlak olmasaydı, ne kendimizi tanıyabilir ne de hayatı başka bir gözle görebilirdik. Kimimiz güçlü görünmek için yaralarımızı saklarız. Üzerlerini örter, yokmuş gibi davranırız. Oysa insanı olgunlaştıran şey kusursuzluğu değil, tam da o kırılmış yanlarıdır. Çünkü acı, doğru yaşandığında insana kendisiyle ilgili hiçbir mutluluğu...

Anneme🫀

 Bazı insanlar hayatımıza sonradan girer. Bazıları ise biz daha dünyaya gözlerimizi açmadan bizim için bekliyordur. Anne olmak nasıl bir duygudur bilmiyorum. Ama evlat olmak ve yıllar geçtikçe annemi yeniden tanımak nasıl bir şey, onu biraz biliyorum. Çocukken annelerimizi sadece anne sanıyoruz. Yemek yapan, bizi okula gönderen, hastalandığımızda başımızda bekleyen insanlar... Sonra büyüyoruz. Bir gün onların da hayalleri olduğunu fark ediyoruz. Kırıldıklarını... Yorulduklarını... Korktuklarını... Ve en çok da bizim için vazgeçtiklerini. Ben büyüdükçe annemin ne kadar güçlü olduğunu değil, aslında ne kadar insan olduğunu görmeye başladım. Her şeyi bilen bir kahraman değilmiş. Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan bir kadınmış. Belki bazı hatalar yaptı. Belki bazı yaralar bıraktı. Belki ben de onu zaman zaman anlamadım. Ama bugün dönüp baktığımda görüyorum ki sevgisini göstermenin yolunu bildiği kadarıyla sevmiş beni. Hayat bazen insanı çok uzaklara savuruyor. Aynı evde y...

Seninle Başlamadı ama Seninle Son Bulabilir ∰

 Evet sevgili okuyucu , yeni bir ay ,yeni bir hafta derken bugünkü konu biraz daha derin...  Ya taşıdığım her şey gerçekten bana ait değilse? Karakterimiz, seçimlerimiz, korkularımız ve hatta bazı alışkanlıklarımızın büyük kısmı çocukluk yıllarında şekilleniyor. Doğduğumuz ev, duyduğumuz ilk cümleler, gördüğümüz ilk ilişkiler ve öğrendiğimiz ilk korkular... Bunların hiçbiri zamanla tamamen kaybolmuyor. Bir şekilde bizimle birlikte büyüyor. Belki de bugün yaşadığımız bazı sıkışmışlıkların nedeni, yalnızca kendi hayatımız değil; bizden önce yaşanmış hikâyelerin izleri olabilir. Örneğin sürekli kendimizi yetersiz hissediyorsak, bunun nedeni gerçekten yetersiz olmamız mı? Yoksa çocukluğumuz boyunca başarıyla değer görmeyi öğrenmiş olmamız mı? Belki de "Hata yaparsam sevilmem" düşüncesi bize ait değildir. Belki yıllar önce bir yerlerde öğrenilmiş, sonra sessizce bize aktarılmıştır. Bazılarımız yardım istemekte zorlanır. Çünkü güçlü olmanın tek seçenek olduğuna inanarak büyümüştü...

Neden Eve Dönmekten İbarettir Hayat 🛖

Sabah evden çıkarken hep bir yere yetişiyoruz. Okula, işe, bir buluşmaya, bir hayale… Gün boyunca onlarca şey yapıyor, yüzlerce düşüncenin içinden geçiyoruz. Kimi zaman kazanıyoruz, kimi zaman kaybediyoruz. Kimi zaman çok seviniyor, kimi zaman içimize çöken bir sessizlikle mücadele ediyoruz. Ama bütün günün sonunda yaptığımız şey nedir? Eve dönmek. Belki de bu yüzden hayatın küçük bir özeti gibidir akşam saatleri. İnsan gün boyunca ne yaşamış olursa olsun, sonunda kendini bırakabileceği bir yere ihtiyaç duyar. Çünkü dünyada mücadele etmek başka, sığınmak başka şeydir. Çocukken okuldan eve dönmek isterdik. Büyüyünce şehirlerden, kalabalıklardan, yorucu günlerden eve dönmek ister olduk. Yaş aldıkça fark ediyoruz ki aslında bütün hayatımız, bizi rahat hissettiren o duyguyu aramakla geçiyor. Belki de bu yüzden sevdiğimiz insanlara “evim gibi” deriz bazen. Çünkü ev sadece dört duvar değildir. Yargılanmadan konuşabildiğimiz, susabildiğimiz, olduğumuz gibi kalabildiğimiz her yer biraz ev...

Işık Hep Bir Yol Bulur 🪔

  Bazı günler vardır; gökyüzü bile kararsız görünür.  Bulutlar ağırdır, yollar sessizdir, insanın içi de biraz akşamüstüne benzer. Ama sonra bir yerden ışık sızar. Tam her şey griye dönecek sanırken, gökyüzü küçük bir aralık bırakır umut için. Hayat da çoğu zaman böyle değil mi zaten  İnsan bazen kendini büyük bulutların altında hissediyor. Planlar gecikiyor, bazı insanlar eksiliyor, bazı hisler yarım kalıyor. İçimizde uzun uzun susturduğumuz şeyler oluyor. Ama ne ilginç… Tam “artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz” dediğimiz yerde, küçücük bir ışık bile yetiyor yeniden devam etmeye. Güneşin tamamen görünmesine gerek yok aslında.  Bazen sadece orada olduğunu bilmek bile iyi geliyor insana.  Belki umut dediğimiz şey de budur. Her şey mükemmelken değil; karanlığın içinden hâlâ ışık çıkabiliyorken inanabilmek. Yorulsak bile yürümeye devam etmek. İçimiz biraz kırık olsa da gökyüzüne bakmayı bırakmamak. Ve sanırım insan büyüdükçe şunu öğreniyor:  Bulutlar kalıcı değ...

Bir Garip Boşluk🥏

  Bazen bir cümle insanın içine oturur ya, işte günlerdir Şükrü Erbaş’ın şu dizesi dönüyor aklımda: “Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.” Garip olan, boşluk değil aslında. Garip olan, o boşluğa alışmamız. Bir şey hissetmediğimiz hâlde her şeyi hissediyormuşuz gibi dolaşmamız. Kendime sorup duruyorum: “Sahi, nedir yaşamın anlamı?” Büyük cevaplar beklemiyorum. Bir felsefe kitabı açıklasın istemiyorum. Hayat zaten o kadar teorik değil. Belki anlam; sabah uyanınca pencereyi açtığımda içeri dolan serin havadadır. Belki kahve yaparken çıkardığı o küçük seslerdedir. Belki bir insanın sesi, başka bir insanın kalbini sakinleştirebildiği o tuhaf anda saklıdır. Ama bazen hiçbirinde değildir. Bazen hayat anlam falan vermez. Sadece yaşarsın. Boşluğa düşmen de normaldir. Yer yerinden oynamıyorsa bile senin için oynuyordur. Kimse bunun hesabını sormak zorunda değil. Ben şunu fark ettim: Yaşamın anlamı, bulduğum bir şey olmadı hiç. Ama bazen hissettiğim bir şey oldu. Kıs...

Gösterişsiz Ama Gerçek 📜

  Eskiden insanlar sevgiyi daha sade yaşardı sanki. Gürültüsü azdı ama hissi çoktu. Birbirine gerçekten “iyi gelen” insanların sevgisi vardı. Küçük şeylerden mutlu olan, saatlerce konuşmadan yan yana oturabilen, birlikte olmayı yeterli sayan insanlar… Bir bakışın anlamı vardı mesela; sevdiğinin adını duyunca istemsizce gülümsemek, kalabalığın içinde ilk onu aramak gibi. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur” sözü de biraz bundan kalmıştı belki. Çünkü mesele sahip olunan şeyler değil, kiminle olduğundu. Bazen düşünüyorum da, özlenen şey aslında geçmişte yaşamış insanlar değil. Özlenen şey; sevgideki o samimiyet, o içtenlik. İnsanların birbirine kendini kanıtlamaya çalışmadan, hesap yapmadan yaklaşabilmesi. Sevginin gösterişten uzak ama güven dolu olması… Çünkü insanın içine en çok dokunan şey, büyük cümleler değil; “yoruldun mu?” diye soran bir ses, durup dururken gelen bir mesaj, kalbini sakinleştiren bir varlık oluyor çoğu zaman. Ve galiba güzel olan şu ki; böyle sevmeler...