Kayıtlar

Mayıs, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Seninle Başlamadı ama Seninle Son Bulabilir ∰

 Evet sevgili okuyucu , yeni bir ay ,yeni bir hafta derken bugünkü konu biraz daha derin...  Ya taşıdığım her şey gerçekten bana ait değilse? Karakterimiz, seçimlerimiz, korkularımız ve hatta bazı alışkanlıklarımızın büyük kısmı çocukluk yıllarında şekilleniyor. Doğduğumuz ev, duyduğumuz ilk cümleler, gördüğümüz ilk ilişkiler ve öğrendiğimiz ilk korkular... Bunların hiçbiri zamanla tamamen kaybolmuyor. Bir şekilde bizimle birlikte büyüyor. Belki de bugün yaşadığımız bazı sıkışmışlıkların nedeni, yalnızca kendi hayatımız değil; bizden önce yaşanmış hikâyelerin izleri olabilir. Örneğin sürekli kendimizi yetersiz hissediyorsak, bunun nedeni gerçekten yetersiz olmamız mı? Yoksa çocukluğumuz boyunca başarıyla değer görmeyi öğrenmiş olmamız mı? Belki de "Hata yaparsam sevilmem" düşüncesi bize ait değildir. Belki yıllar önce bir yerlerde öğrenilmiş, sonra sessizce bize aktarılmıştır. Bazılarımız yardım istemekte zorlanır. Çünkü güçlü olmanın tek seçenek olduğuna inanarak büyümüştü...

Neden Eve Dönmekten İbarettir Hayat 🛖

Sabah evden çıkarken hep bir yere yetişiyoruz. Okula, işe, bir buluşmaya, bir hayale… Gün boyunca onlarca şey yapıyor, yüzlerce düşüncenin içinden geçiyoruz. Kimi zaman kazanıyoruz, kimi zaman kaybediyoruz. Kimi zaman çok seviniyor, kimi zaman içimize çöken bir sessizlikle mücadele ediyoruz. Ama bütün günün sonunda yaptığımız şey nedir? Eve dönmek. Belki de bu yüzden hayatın küçük bir özeti gibidir akşam saatleri. İnsan gün boyunca ne yaşamış olursa olsun, sonunda kendini bırakabileceği bir yere ihtiyaç duyar. Çünkü dünyada mücadele etmek başka, sığınmak başka şeydir. Çocukken okuldan eve dönmek isterdik. Büyüyünce şehirlerden, kalabalıklardan, yorucu günlerden eve dönmek ister olduk. Yaş aldıkça fark ediyoruz ki aslında bütün hayatımız, bizi rahat hissettiren o duyguyu aramakla geçiyor. Belki de bu yüzden sevdiğimiz insanlara “evim gibi” deriz bazen. Çünkü ev sadece dört duvar değildir. Yargılanmadan konuşabildiğimiz, susabildiğimiz, olduğumuz gibi kalabildiğimiz her yer biraz ev...

Işık Hep Bir Yol Bulur 🪔

  Bazı günler vardır; gökyüzü bile kararsız görünür.  Bulutlar ağırdır, yollar sessizdir, insanın içi de biraz akşamüstüne benzer. Ama sonra bir yerden ışık sızar. Tam her şey griye dönecek sanırken, gökyüzü küçük bir aralık bırakır umut için. Hayat da çoğu zaman böyle değil mi zaten  İnsan bazen kendini büyük bulutların altında hissediyor. Planlar gecikiyor, bazı insanlar eksiliyor, bazı hisler yarım kalıyor. İçimizde uzun uzun susturduğumuz şeyler oluyor. Ama ne ilginç… Tam “artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz” dediğimiz yerde, küçücük bir ışık bile yetiyor yeniden devam etmeye. Güneşin tamamen görünmesine gerek yok aslında.  Bazen sadece orada olduğunu bilmek bile iyi geliyor insana.  Belki umut dediğimiz şey de budur. Her şey mükemmelken değil; karanlığın içinden hâlâ ışık çıkabiliyorken inanabilmek. Yorulsak bile yürümeye devam etmek. İçimiz biraz kırık olsa da gökyüzüne bakmayı bırakmamak. Ve sanırım insan büyüdükçe şunu öğreniyor:  Bulutlar kalıcı değ...

Bir Garip Boşluk🥏

  Bazen bir cümle insanın içine oturur ya, işte günlerdir Şükrü Erbaş’ın şu dizesi dönüyor aklımda: “Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.” Garip olan, boşluk değil aslında. Garip olan, o boşluğa alışmamız. Bir şey hissetmediğimiz hâlde her şeyi hissediyormuşuz gibi dolaşmamız. Kendime sorup duruyorum: “Sahi, nedir yaşamın anlamı?” Büyük cevaplar beklemiyorum. Bir felsefe kitabı açıklasın istemiyorum. Hayat zaten o kadar teorik değil. Belki anlam; sabah uyanınca pencereyi açtığımda içeri dolan serin havadadır. Belki kahve yaparken çıkardığı o küçük seslerdedir. Belki bir insanın sesi, başka bir insanın kalbini sakinleştirebildiği o tuhaf anda saklıdır. Ama bazen hiçbirinde değildir. Bazen hayat anlam falan vermez. Sadece yaşarsın. Boşluğa düşmen de normaldir. Yer yerinden oynamıyorsa bile senin için oynuyordur. Kimse bunun hesabını sormak zorunda değil. Ben şunu fark ettim: Yaşamın anlamı, bulduğum bir şey olmadı hiç. Ama bazen hissettiğim bir şey oldu. Kıs...

Gösterişsiz Ama Gerçek 📜

  Eskiden insanlar sevgiyi daha sade yaşardı sanki. Gürültüsü azdı ama hissi çoktu. Birbirine gerçekten “iyi gelen” insanların sevgisi vardı. Küçük şeylerden mutlu olan, saatlerce konuşmadan yan yana oturabilen, birlikte olmayı yeterli sayan insanlar… Bir bakışın anlamı vardı mesela; sevdiğinin adını duyunca istemsizce gülümsemek, kalabalığın içinde ilk onu aramak gibi. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur” sözü de biraz bundan kalmıştı belki. Çünkü mesele sahip olunan şeyler değil, kiminle olduğundu. Bazen düşünüyorum da, özlenen şey aslında geçmişte yaşamış insanlar değil. Özlenen şey; sevgideki o samimiyet, o içtenlik. İnsanların birbirine kendini kanıtlamaya çalışmadan, hesap yapmadan yaklaşabilmesi. Sevginin gösterişten uzak ama güven dolu olması… Çünkü insanın içine en çok dokunan şey, büyük cümleler değil; “yoruldun mu?” diye soran bir ses, durup dururken gelen bir mesaj, kalbini sakinleştiren bir varlık oluyor çoğu zaman. Ve galiba güzel olan şu ki; böyle sevmeler...

Kaybolduğunu Sandığın Yerde🐚

 Hayat bazen bizi hiç bilmediğimiz sokaklara sürükler. Haritasını görmediğimiz yollara... Sonunun nereye çıkacağını kestiremediğimiz kararsızlıklara... Bazen de kocaman bir denizin ortasında bırakılmış gibi hissederiz kendimizi. Kıyı görünmez olur, yön duygumuz kaybolur. İnsan en çok da o anlarda yorulur zaten; nereye kulaç atacağını bilemediğinde. Oysa hayatın bir huyu var. En çok kaybolduğunu düşündüğün yerlerde, sana kendini gösteriyor. Elbette insan her yolu planlayamıyor. Bazen bir vedanın ardından çıkıyorsun o sokağa, bazen bir hayal kırıklığının ardından. Bazen de sadece ''Ben şimdi ne yapacağım?'' sorusuyla. Cevap gelmiyor hemen. Sessizlik oluyor önce. Sonra uzun uzun düşünmeler... Kendini sorgulamalar... Belki biraz kızgınlık, çokça kırgınlık... Ama zaman geçtikçe anlıyorsun; o çıkmaz sandığın sokak aslında seni kendine çıkarıyormuş. Çünkü insan hep dümdüz yollarda büyümüyor. Biraz kaybolunca tanıyor içindeki gücü. Biraz yorulunca öğreniyor dinlenmenin kıymeti...

Rüveyda 🌱

  “Alaca bir at koşar içimde, zamansız, mekânsız nefese doğru…” Bazı dizeler vardır; insan okumaz, içinde hisseder. Nurullah Genç'in  Rüveyda şiirindeki bu dize de öyle. Sanki insanın içinde yıllardır susmadan koşan bir şeyi anlatır. Adını koyamadığımız özlemleri, yetişemediğimiz duyguları, içimizde hâlâ diri kalan o özgür tarafı…      Hayatın içinde çoğu zaman kendimizi unuturuz. Yapılması gerekenler, yetişilecek yerler, cevap verilmesi gereken insanlar derken ruhumuz geride kalır biraz. Ama bazı cümleler gelir, insanı kendi içine döndürür. İşte bu dize tam olarak öyle bir his bırakıyor bende.  Çünkü insanın içinde gerçekten de zamandan bağımsız bir taraf var. Ne yaşla ilgisi var onun ne de bulunduğu şehirle. Çocukken kurduğumuz hayaller gibi mesela… Büyüyünce üzerini örtsek bile tamamen kaybolmuyorlar. İçimizde bir yerde yaşamaya devam ediyorlar.      Belki de o “alaca at” tam olarak budur; insanın susturduğunu sandığı yaşam arzusu. Yorul...

Aşkın Yücelten Hali 🎆

 Bazı duygular vardır; insanın omzuna yük gibi çökmez de, içini hafifletir. Ben aşkı galiba en çok böyle hissettirdiğinde seviyorum. İnsanın içini biraz daha umutla dolduran, güne karşı isteğini artıran haliyle… Sabah uyandığında içinden perdeyi açmak geliyorsa mesela, gün biraz daha katlanılır görünüyorsa, insan sevildiğini hissettiğinde dünyaya da daha yumuşak bakabiliyor sanki. Belki de bu yüzden, sevginin insanın içinde yer açan tarafına daha yakınım ben. Kendi sesini bastırmadığın, kendini biraz daha “kendin” gibi hissettiğin hâline… “Boynundaki o cumartesi kokusu Nereden geldi, nereden sızdı yalnızlığıma Sana baktıkça içimden koşmak geliyor...” Belki de aşkın en güzel taraflarından biri biraz budur: İnsanın içinden yeniden “koşmak” gelmesi. Hayata, sabahlara, kendine… Birine baktığında içinde yalnızca korkuların değil, yaşama isteğinin de kıpırdaması. Ama aşk her zaman kolay bir duygu da değil elbette. Bazen yoruyor, bazen insanı kendi içinde bile kaybettiriyor. Bazı i...

Bahçeni Küçümseme 🪷

Bir başkasının hayatı uzaktan bakınca hep daha renkli görünür. Onların bahçesinde çiçekler daha canlı açıyormuş gibi gelir insana. Daha mutlu insanlar, daha güzel ilişkiler, daha başarılı hayatlar… Sosyal medyada birkaç fotoğraf, birkaç gülümseme, birkaç başarı hikâyesi görünce kendi hayatımız bir anda eksikleşiverir. Sonra insan fark etmeden kendi bahçesindeki gülleri görmemeye başlar.  Oysa herkesin toprağı farklıdır.  Kimi fırtınayla büyütür çiçeğini, kimi kuraklıkla. Kimi bir gülü açtırabilmek için yıllarca sabır verir toprağa. Dışarıdan bakınca yalnızca açmış çiçeği görürüz; ama kimse köklerin neyle savaştığını bilmez. Kendimizi sürekli başkalarının hayatıyla ölçtüğümüzde, sahip olduklarımızın değerini yavaş yavaş kaybederiz. Çünkü kıyaslama, insanın gözündeki güzelliği solduran sessiz bir gölgedir. Elindekini küçültür, emeğini sıradanlaştırır, yolunu değersiz hissettirir. Belki senin bahçen çok gösterişli değildir. Belki herkes dönüp bakmıyordur. Ama orada sana ait bi...

Hayatın Küçük Sürprizleri 🎉

Mutluluk bazen büyük şeylerde sanıyoruz. Hayalini kurduğumuz şehirlerde, çok para kazandığımız günlerde, her şeyin yolunda gittiği o kusursuz anlarda… Oysa hayat çoğu zaman mutluluğu küçük yerlere saklıyor: Sabah uykulu hâlinle içtiğin ilk kahveye, yolda giderken tam sevdiğin şarkının çalmasına, uzun zamandır görmediğin biriyle ansızın karşılaşmaya… Bir çocuğun sebepsiz yere sana gülümsemesine mesela. Ya da tam “çok yoruldum” dediğin gün gelen küçücük bir mesaja: “Bugün aklıma geldin.” Ne garip değil mi? İnsanın bütün gününü bazen küçücük bir şey değiştirebiliyor. Bence büyüdükçe unuttuğumuz şeylerden biri bu. Hayatı hep büyük hedeflerle ölçmeye başlıyoruz. Büyük başarılar, büyük değişimler, büyük mutluluklar… Bu yüzden de küçük güzelliklerin yanından aceleyle geçiyoruz. Oysa hayatın asıl sıcaklığı biraz oralarda saklı: Camdan içeri giren gün ışığında, mis gibi kokan temiz çarşaflarda, gece herkes uyuduktan sonra edilen sessiz sohbetlerde… Bazen balkonda içilen bir çayda. Bazen yağm...

Boşver Be Yaşı Başı...

    Bir sabah aynaya baktığında fark ediyorsun. Göz kenarındaki o ince çizgiyi… Saçlarının arasına karışan o beyazı… İlk başta bir yabancılık hissi geliyor. “Sanki ben değilim” diyorsun. Oysa sensin. Yaşadıklarının, güldüklerinin, ağladıklarının, direndiklerinin bir izi sadece. Sonra bir gün bir cümle çalınıyor zihnine: Boşver be yaşı başı...  Ama bazı şeyleri insan böyle kolay öğrenmiyor. Ben de öğrenemedim. Kontrol etmeye çalıştım hayatı. İnsanları, ilişkileri, duyguları… Her şey “doğru” olmalıydı, “eksiksiz” olmalıydı. Sevdiğim insanlar bile bu düzenin içinde olmalıydı. Mükemmel olsun isterken, gerçeği kaçırdım. En yakın arkadaşımı… Belki de en saf, en gerçek bağı…  Kaybettim. Geriye büyük bir boşluk kaldı. Ne kadar doldurmaya çalışsam da dolmayan, içimde yankılanan bir eksiklik. İşte o zaman anladım; hayat kontrol edilecek bir şey değilmiş. Sevgi, kusursuz olunca değil, olduğu gibi kabul edilince kalıyormuş. Kaç bahar daha göreceğini bilmiyorken, neden bu ...

Herkes İyi, Kimse Değil ※

      'İyiyim' demek hiç bu kadar kolay olmamıştı. Sormadan verilen bir cevap gibi artık; hızlı, kısa ve sorgulanmasın diye biraz da yüzeysel. Herkes iyi görünüyor, herkes hayatını yoluna koymuş gibi...Ama bir tuhaflık var. Bu kadar 'iyi' nin içinde neden bu kadar yorgunluk, bu kadar sessizlik, bu kadar içe kapanma var ? Belki de mesele iyi olmak değil, iyi görünmek.     Artık her şey iyi görünüyor. Peki bu kadar iyinin içinde neden bu kadar yorgun hissediyoruz? Eskiden insanlar dertlerini saklamazdı demiyorum. Ama şimdi insanlar sadece iyi olanı göstermeye mecbur gibi. Sanki üzgün olmak bir zayıflık, kararsız olmak bir eksiklik, yorulmak ise anlatılmaması gereken bir şey. O yüzden herkes biraz daha susuyor. Biraz daha içine atıyor. Ve biraz daha 'iyiymiş gibi' yapıyor.  En tehlikelisi de bu değil mi zaten? Kötü olmak değil, kötü olduğunu saklamak. Çünkü insan sakladıkça yabancılaşıyor kendine. Kendi içinde bile dürüst olmamaya başlıyor.    ...